Ramazanı Beklerken - Ramazan Düşleri..




Ramazan önce takvimlere gelir. Yaldızlı bir imsakiyenin ucuna takılıp girer; evlerimize, sokaklarımıza, hayatlarımıza… Çarşı pazar dolaşır, camilerde omuz omuza kılınmış teravih namazlarına eşlik eder, yarım bırakılmış pencerelerin tülünü havalandırıp derin uykularda olan bizleri sahura davet eder. Şehirler ve insanlar onu karşılamak için hazırlanırken; “Hoş Geldin Ey Şehri Ramazan” yazılırken panolara ve gazeteler ramazan promosyonlarına başlamışken… Ezan sesiyle, akşam serinliğinde gelir ramazan. Alışıldık sahneleri, ezberlenmiş replikleri, “Hayat okulu mezunuyum ben, şekerim” pozlarını,“Ne var yani”ukalalıklarını silip atar hafızalardan. Rafa kaldırır kendisinden öce yaşanmış ayları. Dokunduğu her şeye yeni bir boyut kazandırırken; ince ince işler zamanı, mekânı ve insanları. Önce takvimlerle gelir ramazan. Şimdi hurmalar, televizyonda“Ankara için iftar vakti” diyen altyazılar ve iftar yemekleri vardır. Şimdi markette, işyerinde elimize tutuşturulan, çantamıza konulan imsakiyeler vardır. Dünya üzerindeki iki milyar Müslüman için ramazan gelmiştir ve şimdi zaman yaldızlı bir imsakiyedeki‘vav’ harfinin ucuna takılıp ramazan düşlerinden kendine düş beğenme zamanıdır. Zaman şimdi, hayatın tüm materyalist sistemlerini alt üst etmektedir. İnşaatlar, buldozerler, çalışma alanları, felaket senaryoları, ekolojik kabuslar, savaşlar ve ağıtlar sarmışken etrafı… Ancak ve ancak ramazan geldiğinde, o ‘vav’ harfinin üzerinden geçecektir iyi insanlar kervanı. Ramazan en çok da umut etmektir. Belki de bu yüzden iki milyar Müslüman en çok ramazanda düşlerinin peşinden gitmektedir.
Bir düştür ramazan. Bu düşün içine gizlenmiştir uyanıp uyanıp da dalınan uykularda “Ya sahura kalkamazsak” korkuları,“Davulcu en uzak sokaktan başlıyor, bize sıra geç geliyor” pozları… İmsak atmadan, ezan okunmadan etrafta dolaşan terlik tıkırtısı… Fırında börek, demlikte çay, “Çocuklar yarın okulda olacaklar, acıkırlar acaba bir tepsi daha mı yapsaydım” dedirten anne telaşı… Kabul günlerini silip atan kırk Yasin okumaları, mukabeleler, gelmiş geçmiş herkesin ruhuna armağan edilmiş hatimler… Ülkesine ve dünyaya dua eden kadınlar, şehirler adaletle ayakta dursun diye her gece yedi kez Ayet-el Kürsi okuyanlar… Bir ramazan düşüne tutunmuştur iftar saatini sabırla bekleyen çocuklar… “Sofrada kaç tabak olursa o kadar bereket olur” diyen görmüş geçirmiş kadınlar… Sabahtan kalkıp yemeğini hazırlayanlar, birbirinden tarif alanlar… Bir ikindi ferahlığında, kılınmış iki rekâtlık nafile namazının ardından “Ne olur Allah’ım…” cümlesiyle yapılmış hasbıhaller… Cemaatle kılınmış teravihler, fakiri fukarayı koruyup kollamak isteyenler… Sıkışan trafiğin arasından sıyrılıp iftarda evinde olmayı dileyenler… Uzaklarda yaşayan akrabalarla yapılmış telefon görüşmeleri, “Biz çok şükür iyiyiz”cümlesinin ardından ‘hep iyi olalım, gerçekten iyi olalım’ hisleri… Komşuya götürülmüş bir tabak helva, ansızın edilmiş içten bir dua… Sonra görülmüş rüyalar bir ramazan düşünün içinde gizlidir.
İnsan ancak bir ramazan ayında gezer şehrin tüm camilerini… Hep aynı heyecan ve korkuyla tırmanır Hacı Bayram camiinin merdivenlerini… İnsan ancak ramazanda diyebilir “İşte, ben geldim Şeyhim”sözlerini… Aynı duanın etrafında döner durur… Döndükçe değişir zaman ve mekân… Geriye Hacı Bayram Camii, güvercin sesleri ve avuçların yanarak yapılmış dualar kalır… Geriye binlerce kez edilmiş duaların, küçük kızların kalbinde açtığı o garip yara kalır… Geriye kalan hakkımızda verilen emirlerin yansımasıdır. Evet, doğrudur… Hakkımızda verilmiş bir emir vardır… Ve doğrudur bir kalbe sözcükler düşmeden; dualar, âminler ve ağıtlar düşmüştür… Biz ne kadar ertelemek istersek erteleyelim hakkımızdaki o emir bulacaktır yerini… Kanayacaktır yaralar, duvarlara çarpacaktır hayal kırıklıkları… Kül olup da kocaman bir şehrin üzerinde günlerce uçacaktır dualar… Oysa ramazandır aylardan ve küçük kızlar korkmaktadır haklarında verilmiş emirlerden. Gözyaşlarıyla otururlar Hacı Bayram Camiinin merdivenlerine ve gösterirler yaralarını şeyhlerine… İşte tam da bu esnada bir rüyadan, bir masaldan, bir fotoğraf karesinden çıkıp gelir o büyük teselli… “Korkma” der, “Gelecek kervan”… Bundan sonrası sözcüklerle oynamaktır… Sözcükler bir bir dökülürken kâğıda, o kervanı beklemektir… Belki hasta bir adama dua etmek, belki bir kadının dizlerine başını koyup ağlayarak içini dökmektir. Bundan sonrası razı olmaktır, yazılmış her yazıya… Hikâyelere, masallara… Sonra alın yazısına razı olmaktır. Oluruna bırakmaktır; sözleri, sözcükleri, cümleleri… Ramazan en çok da affetmektir… Kendini ve çevrendekileri… Karşıt söylemleri… Bedel ödetenleri ve ödenmiş bedelleri… Affedilmeyi beklemek kadar affetmeyi öğrenmektir… Ramazan Hacı Bayram Camiinin merdivenlerinde hayatının en önemli dersini öğrenmektir.
Bazen “Git” diyebilmektir ramazan, bazen “Kal”. Yaşanmış her şeyin Allah’tan geldiği bilgisini temize çekmektir. Bir otobüs camına başını dayayıp “Ben ne yapıyorum” diyebilmektir. Günlükler tutmaktır ve günlüklerin sonunda “Gel” diyebilme cesaretini kendinde bulmaktır. Haritaların aldatıcılığına bakmadan bir seccade üzerinde dünya turuna çıkmaktır. Biraz Somali, biraz Malezya, biraz Irak, biraz da Filistin için sağ cebinde umut taşımaktır. Bir bayram şekeri tadında anılar yaşamaktır. Mesela kardeşinle sözleşip sahura kadar oturmaktır ya da perde önlerinde beklerken güneşlikleri kenara çekip evleri saymaktır. Sonra her ev sayısınca bir yıldız tutup, evlerin de yıldızlar kadar bahtının açık olacağına inanmaktır.
Fırından yeni çıkmış pide, iftar için yapılmış salata, ilk oruç, ilk namazdır ramazan. Beyaz namaz örtüleri, hacdan getirilmiş tespihler, kadife seccadelerdir… Bir Kâbe özlemidir. Sonra bayramı beklemektir… Bayramı beklerken kadir gecesinde sabaha dek dua etmek, arife gününde kapı önünden her geçişte “Ya gelirse…” diyebilmektir. Ve bayram geldiğinde kendini ödüllendirilmiş hissetmektir. Biraz hüzün, biraz gözyaşı en çok da sığınmaktır ramazan.

Bir rüya görür insan, bir kervan bekler, bir umut taşır kalbinde. Bekler; beklerken rengi değişen nesnelerle, sözcüklerle, razı olmakla tanışır. Taş bir caminin merdivenlerinde gözden geçirir yaşadıklarını. Birkaç satırla özetlemek ister zamanı ve geride bıraktıklarını… Tam da “Her şeyden vazgeçtim” pozlarındayken ve rüyalarını ateş ağaçlarına emanet etmişken… Bir şehre ramazan gelir, bir rüya yeniden girer gecenin bir vakti gündeminize… Küçük bir kızın ruhunu ferahlar… Bir şehir kendi kendini aklar, paklar… Dualar yükselir, yıldızlar parlar… Bahtı açılır tüm inananların, yazılmış tüm yazılar kaderden nasibini alır. Bir şehre, bir ülkeye, dünyaya… Âlemlere ramazan gelir… Düşler kervanından herkes kendine uyanın peşine gitmektedir… Kapılar açılır, temize çekilir defterler, hep bir ağızdan dualara “Âmin” denir… Çiçeğin, gecenin, toprağın rengi değişir… Bir şehre ramazan gelir… Ramazan en çok da iftardan sahura, sahurdan iftara kurulmuş iyilik düşleridir.



Ümmügülsüm Tat

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !